|
Sosyal ve
Toplumsal Yapı
Yaklaşık 8 bin yıldır insanlara yurt olduğu anlaşılıyor buraların.
Önceleri daha da zor olduğunu düşünebildiğimiz bu topraklara insanı bağlayan
birşeyler olmalıydı. Bugünün yaşam koşulları ve kolaylıklarıyla, kaçımız
tasavvur edebiliriz binlerce yıl öncesinin zorluğunu. Yine de zorlayalım
hayal gücümüzü. Neydi acaba bunca kavmi buralarda barındıran güç. Haksızlığa
vardırmadan, tarihsel gerçekleri gözardı etmeden düşününce sorular artıyor
insan kafasında. Öyle ya ne arar bunca insan bu dağlarda, bu yamaçlarda,
toprağın az, gökyüzünün bol olduğu bu yerlerde.
Toprağın azlığına karşın verimliliği, suyu ve değişik iklim
özelliklerine sahip olması Artvin’i yaşanır kılmıştır tarih boyunca. Tarım,
yerleşiklikle doğru orantılı bir olgudur. Tarlayı, bahçeyi ekip bakımını
yapmak için başında ya da yakınında bulunmak gerekir bilindiği üzere. Orta
Asya geleneğiyle buralara gelen insanlar öncelikle tarımdan uzak,
hayvancılık temelinde bir yaşam sürdürdüler. Hayvanların beslenebilmesi için
en uygun alanlar üzerinde sürekli hareket eden bu topluluklar açısından bu
yöre önemli bir coğrafi yapıya sahiptir. Özellikle kış dışında öteki 3
mevsim neredeyse içiçe yaşanabilmektedir. Baharın ilk dönemlerinde Çoruh
kıyılarından başlayan yeni yaşam sonbaharın ortalarına doğru yukarılarda,
dağların etekleri ya da tepelerine dek sürer.
Yaşam koşullarının zorluğu bu yörede gurbetçiliği oldukça erken, belki de
geçtiğimiz yüzyıl toplum ve aile yaşamına sokmuş. Cumhuriyetle birlikte
büyük şehirlere yönelen gurbetçilik giderek yerini iç göçe bırakmış.
Doğalıklı son 40 yılda Avrupa’ya doğru yoğunlaşan göçü unutmamak
gerekir.
Artvin’de yaşamayı sürdürenler ise belki de gurbetçilikten daha zor olanı
seçmişler.
Yöre insanının en kıymetli şeyi hep toprak olmuş. Çoruh’tan sakınmış,
korumuş gözü gibi bakmış bir parça toprağına yöre insanı. Çoruh sürükleyip
götürmesin diye.
Her ırmak bereketini çevresine yayarken ve paylaşırken çevresiyle, Çoruh bir
türlü barışmamış yöre insanıyla. Dik ve dar vadilerde sulanacak toprağı
olmamış yöre insanının, yaşam giderek zorla anılır olmuş. Mertliğin
çalışkanlığın dürüstlüğün simgesi haline gelen yöre halkı, zorla kazandığını
zorda olsa korumuş bugüne dek.
Babil’in asma bahçeleri gibi harikalar yaratmış yamaçlarda. Şaşırtıcı
derecede lezzetli ürün alır olmuşlar. Yöreye özgü tatlar oluşmuş hırçın akan
Çoruh’un yanında, yamacında. En lezzetli üzümler, incirler, kirazlar, narlar
hep buralarda yetişmiş az ama öz olmuş.
Artvinliler gibi.
Cumhuriyetin ilk yıllarında, ulaşımın zor ya da olanaksız olduğu dönemlerde
daha içedönük yaşamış olan yöre insanı, önceleri kendi kendine yeter
düzeydeydi. 1927’lerde 85.630 olan nüfus 1980 yılına
kadar hep artış göstererek 200 binin üstüne çıktı.
Üretimin ve pazar ekonomilerinin geleneksel sınırları aşarak en ücra
köşelere ulaşmasıyla birlikte insan gereksinmeleri de, isteyerek ya da
istemeyerek değişmeye başladı. Artık herşeyi eski gereksinmelere göre
üretmek yerine satınalmak daha çekici ve uygun olunca doğrudan para
kazanmanın anlamı belirginleşti. Uzun yıllardır mevsimlik ya da biraz daha
uzun süreli gurbete çıkma geleneği olan Artvinli için günün gereksinmeleri
bu yolla karşılanamaz oldu. Yeni kuşakların talepleri, yaşam biçimleri
değiştikçe ve nüfus arttıkça bu topraklara sığamayan insanlar yaşamalarını
başka yerlerde sürdürmenin kolay olacağını düşündüler ya da gerçekten öyle
oldu. Geride anılarını ve geçmişlerin bırakıp biraz sevinç, biraz
belirsizliğin verdiği ürkeklik, biraz buruklukla Çoruh Vadisinden buraları
terkederken birçoğu artık belki birkaç yılda bir gelip bu toprakları yeniden
göreceğini hesap edemediler. Özlem, yeni yaşamın sıkıntıları ise gurbete
sitem etmekle hafifler gibi göründü çoğu zaman. Oysa
Aşık Zevraki’nin
»Ne suçu var bu gurbetin« diye vurguladığı bir şiirinde aktardığı ve sonra
da bilgece eklediği gibi; »Her doğan çocukla birlikte bir de tarla doğmuyor
ki. Gurbet olmasa ne yapardı bunca insan, hiç düşündünüz mü?«
Böylece artmamaya ve giderek azalmaya başladı Artvin’in nüfusu. Tarih
boyunca kendine yetmesini bilen yöre insanı ancak 1980’lerin ilk
dönemine dek dayanabildi. Sonra da ekmeğini başka yerlerde aramaya yöneldi.
Bu toprakları terkederek, Batıya yerleşmeye başladı.
Aslında aşağıda aktarılan verilerden hareketle yüzyıllardır inatla ve
gururla burada yaşamayı becermiş Artvin insanına hayranlık duymamak elde
değil.
Bugünkü verilere göre Artvin ilinin toplam arazisinin ancak % 5’i
tarıma elverişlidir. % 53’ü ormanlık ve fundalık, % 17’si
çayır ve mera, % 25’i de tarım dışı öteki alanlardan oluşmaktadır.
Tarıma elverişli alanların önceleri daha da az olduğu kuşku götürmez. Çünkü
bir karış toprağı değerlendirmek durumunda kalan yöre insanı, bazen yasaları
ve kuralları hiçe sayarak uygun alanlarda tarım için yer açmayı denemiştir.
Dutla kirazı, kirazla üzümü, üzümle ahlatı aynı anda dalından koparıp bir
tabakta sunabilirsiniz Artvin’de. Deniz düzeyine yakın yerlerdeki sıcak
iklim yukarılara doğru neredeyse her adımda kendini hissettirecek düzeyde
değişir, sertleşir. Bu iklim yapısı çok ender görülen bir özelliğe sahiptir.
Deniz düzeyinden çok yüksek olmayan Çoruh kenarları, güneşin çok ısıtmadığı
dönemlerde bile yeterince yararlanır sıcaktan. Hesabı bilinmez bir zamandan
beri akıp bu derin vadiyi oluşturan Çoruh, bir yandan yöre insanını bir avuç
toprağa muhtaç edecek denli önüne geleni sürükleyip götürürken, öte yandan
geri kalan alanları olabildiğince verimli bir konuma getirerek bağışlanmayı
diler gibidir.
Vadinin Çoruh’a yakın alt bölümlerinden başlayarak yaklaşık 600
metreye kadar olan bölümlerinde, yöredeki toprağın azlığıyla inatlaşırcasına
zeytin ağaçları yetişmektedir. Yörenin zeytin ve zeytinyağı ihtiyacını
rahatlıkla karışlayacak bir potansiyeli bulunmaktadır.
Artvin merkezde başlayarak Çoruh Vadisinin Yusufeli’ne kadar olan bölümünde
yetişen zeytin, sofralık kullanımının dışında Orcuk (şimdiki adı Oruçlu) ve
Sirya (şimdiki adı Zeytinlik) köylerinde geleneksel yöntemlerle saklanmakta
ve zeytinyağı üretilmektedir.
Artvin tarihinde anılan toplulukların kendi dillerini konuşmaları yanında
bugüne ulaşabilen (ve yaşayan) dillerin sayısı oldukça azdır. Özellikle Orta
Asya’dan yüzyıllar süren göçlerle bölgeye yerleşen insanların temel dilleri,
yöredeki (özelikle Gürcüce ve Ermenice) ile birlikte Türkçe olmuştur.
Osmanlı egemenlinden sonra ise, her ne kadar Osmanlıların resmi dili olmasa
da bu topraklarda yaşayanların belirgin ortak dili Türkçedir. Ancak dünyanın
başka hiçbir yerinde görülmeyecek denli karmaşık ve bir o kadar da zengin
bir yapıya sahip olan Kafkasya bölgesi, bazı bölgelerde neredeyse bir köy
ayrı bir etnik özellik gösterebilmektedir. Kimi zaman kültürel bir
çeşitlilik, kimi zaman acımasız bir savaşın nedeni olabilen bu etnik
farklılıklar herşeye karşın birbirlerini etkilemiş ve birçok da ortak
noktalar oluşturabilmişlerdir.
Resmi dilin Türkçe olmamasına karşın Osmanlı egemenliğinde yaşayan
toplulukların ortak dilinin Türkçe olması yalnızca bölgede yaşayan Türklerin
sayısal çokluğuyla açıklanacak bir olgu değildir. Türkçenin gramer yapısı,
kolaylığı, kültürler arası birleştirici bir yapıda olması önemli etkendir.
Bugünkü Artvin sınırları içinde kalan yerlerde Türkçe, Gürcüce, Lazca ve
Ermenice tarihi geçmişi olan ve bugüne kalan dillerdir. Yeni Türkiye
Cumhuriyetinin kurulmasıyla resmi dil olan Türkçenin yanında Gürcüce de
Şavşat’ın belli bölgelerinde, Borçka ve Murgul’un hemen tümünde öteki
yerlerde ise kısmen bilinen ve konuşulan bir dildir. Lazca, Hopa’nın büyük
bir bölümü ve Arhavi’de konuşulmaktadır. Ermenice ise özellikle 1. Dünya
Savaşı (1914-18) döneminde yaşanan olaylardan sonra giderek unutuldu ve
yerini Türkçeye terketti. Yalnızca Hopa’nın birkaç köyü ve Kemalpaşa
Bucağına bağlı köylerin bir bölümünde bugün de konuşulmaktadır. Yörede
yaşayan insanlara Hemşin, bu dile de Hemşince denmektedir. Ancak bu
insanların 1. Dünya Savaşı dönemindeki olaylarla ilişkilendirilmesi
doğru değil. Çünkü yörede yaşayan bu topluluk, Ermeni kökenli öteki
topluluklardan farklı olarak çok daha önceleri İslamiyeti kabul etmiş ve
önce Osmanlı Devleti sonra da Türkiye Cumhuriyetiyle herhangi bir sorun
yaşamayan barışçıl bir topluluk olarak bugüne ulaşmıştır.
Bunların dışında günümüzde konuşulan başka bir dil ya da etnik bir grup
bulunmamaktadır.
Yörede özellikle son 1970’li yıllara dek büyük ölçüde göçer durumda
olan Poşaları*
ise etnik bir azınlık olarak değerlendirmek olanaklı gibi görünmemekte.
Genel anlamda incelendiğinde Poşaların gezgincilikleri itibariyle başka
ülkelerdeki Roma, Roman toplulukları ile benzerlikleri olduğu
görülmektedir. Türkiye sınırları içerisinde bakıldığında öteki benzer
topluluklarla çakışan yanları olduğu gibi, farklı yanları da göze
çarpmaktadır. Örneğin Artvin ve Kuzeydoğu Anadolu’da yaşayan Poşalarla,
Türkiye’nin öteki bölgelerinde yaşayan göçer toplulukları birbirinden ayıran
özellikler benzerliklerinden daha fazla gibi görünmemektedir. Orta
Anadolu’nun çeşitli bölgelerine dağılmış Abdallarla bazı
benzerlikleri olmasına karşın, Abdallardaki, müzikle içiçe olmaları
gibi bazı özellikleriyle ayrışmaktadırlar. Kaldı ki Abdallar hakkında
çeşitli ve daha somut veriler bulunmaktadır. Örneğin, öteki Romaların
Hint kökenli olduğu varsayılırken, Abdalların Afganistan’dan
Anadolu’ya göçen Türk kökenli bir topluluğa ait oldukları verileri
bulunmaktadır.
Göze çarpan en belirgin benzerlik, Kuzeydoğu Anadolu’da yaşayanlarla Sivas
yöresinde yaşayanların aynı adla (Poşa) olarak tanımlanmalarıdır.
Ancak Sivas yöresinde yaşayanlar hemen tüm özellikleriyle Orta Anadolu
Abdallarıyla benzeşirler.
Artvin yöresindeki bu topluluğa bakıldığında, kalaycılık ve benzeri
zanaatçılıklarında aynılıklar olmasına karşın müzikle yakınlıkları,
geçimlerinin bir bölümünü bu yolla sağlamaları gibi özelliklerinin
bulunmadığı görülür.
Yine de kesin veriler bulunmadığı için somut bir kanıya varmak olanaklı
değil. Belki göç döneminde ulaşılan, yurt seçilen bölgelerin özellikleri
itibariyle işbölümlerinde başkalaşmalar, değişmeler oluşmuş ve giderek
farklılaşmışlardır. Bunları bilmek tam olarak olanaklı değil.
Okuma yazma oranındaki yüksekliğin ilk akla gelen açıklaması, Artvin’in
işlenebilir toprak açısından oldukça sınırlı olanaklara sahip olması
yönündedir. Bunun günümüz açısından doğruluk payı ve önemi açıktır kuşkusuz.
Ancak herşeyi toprak darlığıyla açıklamak, yöre insanının tarihsel geçmişi
ve bugününü yorumlamak açısından pek hakça yapılmış bir yorum değildir.
Öyle olsaydı toprağı ve nüfusu açısından Artvin’le kıyaslanabilecek birçok
başka bölge için yeni bir açıklık getirmek gerekirdi. Bunun nedenini göç
bölümünde incelemek uygun olabilir.
Tarihin hemen her döneminde olduğu gibi yerleşim yerleri büyüklükleri ve
önemleri oranında yönetim olarak sürekli değişikliğe uğramış, başka yerlere
bağlanmışlardır. Cumhuriyetin ilk yıllarından başlamak üzere de benzer
durumlar yaşanmıştır. Bundan dolayı 1923 temel alınıp Artvin’in
bugünkü durumuyla tam bir kıyaslama olanaklı değil.
Bölgede, Türkiye’nin öteki bölgelerinde olan ve zaman zaman çağdaş
Cumhuriyette sorunlara yolaçan tarikat, tekke vs. türü örgütlenmelere
rastlanmamasına karşın, bölgenin kendi çapında birçok din bilgini, müftü,
hoca vs. yetiştirerek başka yerlere yolladığı bilinmektedir. Artvin
yöresinin Doğu ile Batı arasında önemli bir geçiş noktasında bulunması
sürekli yenilikleri ve bilgi birikimi sağlamıştır yöre insanına.
Özellikle yöredeki medreselerde edinilen eğitim alışkanlıkları yeni
Cumhuriyetteki öğrenim seferberliğiyle oldukça iyi bir uyum içinde kendini
geliştirmiştir. Buna bağlı olarak da aşağıda aktarılan veriler yoluyla bazı
somut açıklamalara ulaşmak olası.
Artvin’de 1923-1927 yılları arasında 36 ilkokul ve 51
öğretmen bulunmaktaydı. 258’i kız, toplam 1784 öğrenci vardı.
Okuma yazma oranının tek rakamlı yüzdelerle ifade edildiği Türkiye
ortalamasına bakıldığında ve o yıllarda yaklaşık 50 köyün bağlı
bulunduğu Yusufeli’nin Artvin dışında olduğu göz önüne alınırsa, okul ve
okur yazar insan oranının yüksekliği farkedilecektir.
1923-1945 arasında her dönem için yaklaşık % 100’lük bir artışla
çoğalan okul ve öğrenci sayısı 1950-1960 arasında yalnızca % 10’luk
bir gelişme göstermektedir. 1960’tan sonra yeniden belirli bir atış
gözlenmektedir. 1970’lerin ilk yıllarında ise dönemindeki en yüksek
sayıya ulaşmıştır okul ve öğrenci sayısı. Bundan sonra ise özellikle nüfusa
oranla önceki hızla bir gelişme olmamıştır.
1960-1965 yıllarında okullarda olan öğrenci sayısı Türkiye
ortalamalarının çok üstünde ve en önemli yanlarından biri de erkek ve kız
öğrencilerin neredeyse eşit sayıda okula gitmiş olmalarıdır. Daha somut bir
sayı ise şöyle: Aynı dönemdeki erkek öğrenci sayısı 16387, kız
öğrenci sayısı ise 15446’dır.
Türkiye’nin birçok yerinde olduğu gibi Artvin insanı da, 1940 yılında
bir yasayla resmiyet kazanan köy enstitüleri sayesinde eğitim olanağı
bulmuştur. Bu okullar 1954 yılında tümden kapatılıp yerel ilk
öğretmen okullarına dönüştürüldü. Yine de yatılı olma özelliklerini büyük
ölçüde koruduklarından, çok sayıda Artvinlinin öğretmen olarak hem kendi
yörelerine yeniden dönerek hem de Türkiye’nin her yerine dağılarak eğitim
seferberliğinde görev almalarını sağlamıştır.
1950’de okulsuz köyü bulunmayan 5 ilden biri olan Artvin’de
okuma yazma oranı 1990 yılında % 99’a ulaşmıştır.
Konuya girerken belirtilen coğrafi yapı ve işlenebilecek toprağın azlığı ise
insanların değişik alanlarda yaşamını sürdürmeye çalışmalarının başka bir
nedenidir. Kuşkusuz toprak ve ticaret olanaklarının günün koşulları
itibariyle yetersizliği, Artvinliyi devlet kapısında ekmek aramaya
yöneltmiştir. Bu da hem yaşam koşullarının düzelmesi hem de çağdaş Türkiye
Cumhuriyeti ile kökten bir yürek bağı oluşturmasına neden olmuştur. Belki
Artvin insanın genellikle aydın bir çizgi tutturabilmesi ve her zaman
birbiriyle dayanışma ruhunu taşıması bu temelde bir açıklamayı haklı
kılabilir.
İnsanlar olmayanı daha çok hayal etmiş, bu konuda efsaneler yaratmış,
kültürün ayrılmaz bir parçası olan masallarını, anlatılarını bunlar üzerine
kurmuştur. Yenilikler insanın hayal gücüyle orantılı olarak yaşama girer
bilindiği üzere. Kimbilir belki de Artvin insanının gönlünün yüceliği
dağlarıyla düz, toprağıyla ters orantılı olarak gelişmiştir.
Her ne kadar gidip geri dönmeyenler bulundukları yerlerde kendilerine yeni
bir yaşam kurdularsa da geçmişleriyle bağlarını, en azından gönüllerinde
koparmadılar. Dedeleri, nineleri Artvin’den göçen ama kendileri bir kez bile
görmemiş olsa da, sözü edildiğinde Artvinli olduğunu söyleyen o kadar çok
insan vardır ki. Bu duyguyu, bu topraklara bağlılığın gücünü çoğu zaman
anlamak zor olabilmektedir.
İster zorunluluk, ister alışkanlık, ister içgüdü olsun, bura insanının gönlü
hep buralarda olmuş çağlar boyu. Her giden gönlüne sığdırabildiği kadar
Artvin götürmüş gurbete, saklayabildiği kadar Artvin saklamış yüreğinde.
Kimi açık etmiş, haykırmış, kimi sıla özlemiyle yanıp tutuşmuş. Kimi
çaresizliğine, yoksulluluğuna isyan etmiş yeri geldiğinde. Ama Artvinli
olmayı hep onurla taşımış yaşamı boyunca.
* Poşa
deyimi genel anlamıyla bir dışlamayı da içermesine karşın burada kesinlikle
böyle bir mantığın olmadığını vurgulamak gerek. Gezginci ya da benzer
bir deyim de kullanılabilirdi ancak genelde bu adla bilinmediklerinden
yeterice açıklayıcı olmayacağı için Poşa deyimi kullanıldı.
(Kaynak:
www.Livane.net)
|